Basketbol topu

Daha ilkokula başlamamışım. Bir hafta sonu babamla gittiğimiz sahildeki potalarda, bakkaldan aldığım plastik topu çemberden geçirmeye çalıştığım fakat lodos etkisiyle çemberi bile tutturamadığım bir gün. O zaman fizik kurallarıymış, bağıl hareketmiş falan bilmiyorum tabi. Çemberi hedefliyorum, rüzgarla birleşiyor. Bileşik hızın yönü potayı ıskalıyor. Tekrar tekrar deniyorum ama nafile. O sırada yan sahadaki maçlarını bitirip dinlenmekte olan 3-4 abinin bana acıyıp toplarını vermesi ve hatta “gel seninle maç yapalım” demesiyle başladı gerçek basketbol topuyla olan ilişkim. Normalde “hadi bakalım ufaklık biz maç yapıcaz” demesi gereken insanlar beni aralarına alıp, stepslerime, topu potaya dahi yetiştiremememe bakmadan maç yaptılar benimle. Bir çocuğu küstürmek işin kolayıdır. Onlar bilerek mi bilmeden mi yaptılar bilinmez; ama o gün işin kolayına kaçmayıp benim basketbolla tanışmamı sağladılar.

Yaşlar ilerledikçe önce yaz okulu, ardından amatörce oyandığım, anneannemin deyişiyle “zıplayıp sepete top soktuğumuz” bu oyun (oynadığım takımın sezon açılışında stat girişinde beni kaybedip, “hangi sporu yapıyor senin torunun” sorusuna yanıt olarak, basketbolu tanımlamak için çevredeki spor hocalarına yaptığı tanımlama) hayatımın bir parçası olmaya başladı. Üniversite sınavı işin içine girince sahadan tribüne terfi ettim. “Derslerini etkilemeyecekse kışın da devam edebilirsin”in anne baba dilindeki meali “üniversiteyi kazanana kadar spor yok sana” oluyor aslında, ama onlar güya usulünce anlatıyorlar bunu bu şekilde. O zamanlar öğlene doğru dershaneden kaçıp 14:00 maçlarında tribündeki yerimi alabilmek büyük bir heyecandı benim için. Son ders arasını tuvalette geçirirdim, Türkçe ya da Tarih derslerini asmamı engellemek için binanın kapısında nöbet tutan hocaları atlatmak için. Avrupa kupası maçları henüz şifreli yayına geçmemişken, salı günleri Saporta, çarşamba Koraç, perşembe Euroleague maçlarını (isimler ve günler zaman zaman değişiyordu tabi) kucakta test kitaplarıyla çalışırmış gibi yaparak izlemenin tadı da başka bir şeyde yok tabi. Efes Pilsen’le kazanılan Koraç Kupası akşamı hiç unutulmayacak bir anıydı mesela; ama tam tersi durumda gel de uyu uyuyabilirsen. Bir sene sonra aynı gün içinde (nam-ı değer Kara Perşembe) önce Efes Pilsen’in İstanbul’da ASVEL’e kaybedip Euroleague Final Four’u kaçırması, ardından da Tofaş’ın deplasmanda fark attığı Aris’e Bursa’da fark yiyerek Koraç Kupası’nı rakibine hediye etmesi de unutulmaz gecelerden biri arasında  tabi, ama bu kez olumsuz anlamda.

Sanırım en unutulmazı ise 2001 Eurobasket’i olsa gerek. İstanbul’dan yaz tatili için eve dönüp, yeni dönem için dönüş biletini erken almama neden olan turnuva. Yarı finale çıkarız herhalde diyerek, maddi durumlar çerçevesinde sadece yarı final ve final biletlerini önceden aldığımız ve çeyrek finalde Hırvatlar’a karşı 18 sayı geriden gelip de kazandığımız turnuva. Çeyrek final maçının sonunda Mirsad serbest atışları kullanırken ben elimde bavulum (İstanbul otobüsü maç bitiminden 1.5 saat sonraydı), İstanbul’a doğru evden çıkmak için bekliyordum. Kazandıktan sonra fark ettim ki, heyecandan salondaki koltukları ısırıyorum. Yarı finaldeki Almanya maçını nasıl çevirdiğimizi ise, maçın videosunu tekrar izlemeden hatırlamak mümkün değil. Maç sonunda ise “tamamen adrenalinle” arkamdaki kıza sarılmışım, onu da salondan çıkınca hatırlamıştım.

Atmosfer işi bu derim her zaman. Kazan, kaybet ama o atmosferi yaşa. 2001’de yarı finalde Almanya karşısında o atmosferde son dakikada geriden gelip de kazandık. O ortamda Nowitzki serbest atış kaçırdı, her zaman olmaz. Ama yine benzer bir atmosferde Pınar Karşıyaka’nın kaybettiği bir EuroChallenge Kupası var. Maç öncesi atmosfer, devreye farklı önde girilmesi ve yaşanan bayram havası; sonrasında ise üçüncü çeyrekte 17 sayıya kadar çıkan farkın, sahaya atılan dolu bir su şişesi nedeniyle duran oyun sonrası bir anda kapanıp kupanın tek sayıyla kaybedilmesi. Belki taraflı yanımızla bizi üzüyor ama basketbolun güzel yanı bunlar. Biliyor musunuz ki o atmosfer sonrası yarı finalde Karşıyaka’nın yendiği Ewe Basket Oldenburg takımı ile Kaf Kaf’ın o gün sonrası adeta kardeş takımlar olduğunu. Kazanılan Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Kupaları ve Lig şampiyonluğu sonrası Almanya’dan Karşıyaka’ya gelen tebrikleri? This is why I Love basketball!

İşte önce sokak potalarında başlayan, ardından parkede devam eden ve hala gerek ekran başında gerekse tribünde devam eden basketbol sevgisi, bir yerden sonra bu satırlarda kalıcı izler bırakmaya başladı bende. Profesyonel değiliz bu konuda, ama tribünde, kahvaltıda ya da yemek masasında oturup konuştuklarımızdan, kendi görüşlerimizden ve çaktırmadan da olsa yer yer taraf tutmamızdan doğuyor bu yazılanlar. Senelerce izlemişiz, kendi aramızda yorumlamışız, çeşitli ortamlarda Türk basketbolunu kurtarmış, zirvelere çıkarmışız; iki kelime yazmayalım mı yani. Yazdıklarımız tamamen basketbolu sevdiğimizden, onu nasıl daha iyi görmek istediğimizden kaynaklanan, içten gelen şeyler. Bundan sonra da böyle karalamaya devam ediyoruz. Okuyanlara selam olsun…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here