Önceki hafta Türk basketbolu açısından kabul edilmesi ve hazmedilmesi zor bir haftayı geride bıraktık. Eurobasket 2021 eleme gruplarına kabus gibi bir başlangıç yaptık. Önce kendi sahamızda Hollanda’ya, ardından da deplasmanda İsveç’e mağlup olduk. Avrupa basketbolunda çok uzun yıllardır vasatın üzerine çıkamamış iki rakibe karşı mücadele etmeden kaybettik. Hatırlatmak gerekirse Hollanda son 30 yıl içinde sadece bir kez Eurobasket finallerine kalabilmiş, İsveç ise Eurobasket finallerinde en iyi 11. sırayı alabilmiş ülkeler. Milli takımımız ise, belki Cedi Osman, Furkan Korkmaz ve Ersan İlyasova gibi yıldızlarından yoksun; ama yine de 1993’ten beri Avrupa Şampiyonaları’na sürekli katılmış bir ülke olarak, bu iki rakibe karşı sahadaki basketboluyla hayal kırıklığı yaşatmanın ötesinde, 28 sene sonra ilk kez Eurobasket dışında kalma riskiyle karşı karşıya. Hem de Avrupa’da basketbol oynanan ülkelerin neredeyse yarısından fazlasının katılabildiği bir formata geçilmişken.

Milli takım ve Türk basketbolu
Milli takım ve Türk basketbolu

Aldığımız sonuçların yarattığı hayal kırıklığı yanında, hem basketbol medyasının, hem sosyal medya yazarlarının, hem de takım taraftarlarının bu yenilgilere yaklaşımı bu yenilgileri çok farklı açılardan ele almakta. Basketbol medyasının büyük bir bölümü, kendi dışındaki basketbol yazarlarının Ufuk Sarıca’yı eleştirmediğinden ve koruduğundan yakınmakla birlikte, sosyal medyada basketbol yorumu yapan basketbolsevler ise konunun Ufuk Sarıca, Basketbol Federasyonu, oyuncu havuzu bacakları arasında eleştirilerini dallandırıp çeşitlendirmekteler. İşin en üzücü kısmı ise, bir grubun da tamamen ön yargılı bir şekilde (geçmişte aynı şekilde Ergin Ataman’a da yapılmıştı) sadece takım taraftarı kimlikleriyle ve makul nedenlere dayanmadan Ufuk Sarıca’ya ve Milli Takım’daki belirli oyunculara yüklenmesi. Fazla korumacı olup, hataların üzerini kapatmak ne kadar yanlışsa, düşünmeden ve düz bir bakış açısıyla durmaksızın yıkıcı bir şekilde eleştirmenin de aynı şekilde zarar verici olduğunu unutmamak gerekiyor. Ben de hazır herkes yeterince içini döküp rahatlamış ve ilk ateşli eleştiri dönemi kapanmışken, olabildiğince fikirlerimi paylaşmak ve basketbolumuzun gidişatını daha geniş bir açıdan değerlendirmek istedim:

Maç hazırlığı & maç öncesi teknik analiz: Hollanda maçı öncesindeki antrenmanlardan birinde takım kaptanı Melih Mahmutoğlu ile yapılan bir röportajda Melih’in “Hollanda takımını fazla tanımıyoruz, bizim için kapalı kutular” açıklaması tehlike çanlarının çalmakta olduğunun ilk göstergesiydi. Kapalı kutu tabirini muhtemelen en son 1990’lardaki Avrupa maçlarımızda duymuştuk. Sene olmuş 2020, her ligin her kupanın maç görüntüleri ve istatistiklerinin internetten rahatça bulunabildiği bu günlerde, biz hala bir ülkenin milli takımını tanımıyor ve kapalı kutu olarak tanımlıyorsak, teknik kadronun rakibin analizi anlamında yeterli hazırlığı yapıp yapmadığını sorgulamamız lazım. Hele ki, artık milli takımlar arasındaki farkların oldukça azaldığı günümüzde, hiçbir takımı kapalı kutu olarak yorumlayıp küçümsemeye hakkımız olmamalı.  

Oyuncu havuzu, seçimler ve eleştiriler: Maçlar sonrasında sosyal medyada en çok konuşulan konu Ufuk Sarıca’nın milli takım oyuncu seçimleriydi. Bazı oyuncuların neden milli takımda olduğu, bazılarının ise neden seçilmediği oldukça tartışıldı. Milli formayı sahadaki isimlerden daha fazla hak eden basketbolcular yok muydu? Tabi ki vardı ve her zaman da olabilir. Öne çıkan isimlerden Rıdvan Öncel, Şehmuz Hazer, Yiğit Arslan, Berk Demir gibi oyuncular seçilse yadırgar mıydık, yadırgamazdık. Ya da takımlarındaki formda oyunculardan Berk Uğuru ve Burak Can Yıldızlı süre alamazlar mıydı? Kesinlikle süre almalıydılar. Bunlar kötü performans sonrası haklı olarak “ne olurdu” sorusuna verilebilecek makul cevaplar.

Fakaaaat… Yazımın başında yorum yaparken de mantıklı ve yapıcı olmak gerekir dedik ya. İşte tam da bu noktaya geliyoruz. Bazı yorumları okuyorum. Can Korkmaz, Dorukhan Engindeniz, Egehan Arna, Furkan Haltalı ya da Muhaymin Mustafa’nın neden milli takıma seçilmediğini sorgulayan arkadaşlarımızı görüyorum. Ben de onlara soruyorum, bu isimler takımdaki hangi oyuncunun yerine seçilse daha iyi olurdu ve fark yaratan bir katkı verirlerdi (biraz da makul eleştirmek lazım değil mi)? Ya da birçoğu ilk kez milli olacak bu oyuncular, tıpkı Muhsin Yaşar’ın sahaya çıktığında yaşadığı gibi, elleri ayaklarına dolaşsa, bu isimleri önerenler bu kez de “Neden Kartal ya da Berkan seçilmedi” demeyecekler miydi? Bu soru değildi, cevap net. Tabi ki diyeceklerdi.

Bu noktada ne yazık ki oyuncu havuzumuzun yeterince geniş ve kaliteli olmadığını görüyoruz. Aslında dar bir havuz var diyemeyiz; birbiri yerine önerilebilecek isimlerin sayısı oldukça fazla; fakat bu oyuncuların kalite anlamında belli bir seviyede takılıp kaldığını görüyoruz. Takımı bir üst seviyeye çıkaracak, kritik anlarda inisiyatif alacak isimleri çıkarmakta zorlanıyoruz. Bu da işler kötüye gittiğinde Ali yerine neden Veli kadroda değil eleştirilerinin artmasını kolaylaştırıyor. 

Oyuncu gelişimi ve altyapılar: Son yıllarda altyapılar seviyesinde oldukça önemli başarılar elde ettik; fakat bu başarılara imza atan oyuncuları neden üst kademelere taşıyamıyoruz? Oyuncu gelişimi ile ilgili, sorunun çözümü konusunda ahkam kesecek kadar teknik bilgim yok tabi; fakat örneklere baktığımızda, çok acil olarak üzerine eğilinmesi gereken eksiklerin olduğunu görüyoruz. 2012 FIBA Europe U-16 MVP’si Okben Ulubay, 2013 U-18 Europe MVP’si Kenan Sipahi, 2014 U-18 MVP’si Egemen Güven, 2015 FIBA Europe U-16 En iyi beşi’ine seçilen Onuralp Bitim, 2015 FIBA Europe U-20 En iyi beşi’ine seçilen Emircan Koşut gibi zamanının büyük beklentiler oluşturan gençlerinin bırakın NBA ya da Euroleague standartlarını, neden A Milli Takım seviyesini yakalayamadığını iyice irdelemeli, gerekli dersleri almalıyız.

Pota altı güvencesi: Dünya basketbolu değişiyor, bu değişimde beş numaraların özellikleri de değişiyor. Belki kısa bir süre sonra saf pivot kavramı ortadan kalkacak; fakat Türk basketbolu 1990’lu yıllardan beri ilk kez pota altını koruma anlamında bu kadar alternatifsiz kalmış durumda. Öyle ki, artık zıplamayı külfet olarak gören Semih Erden’den vazgeçemez durumdayız. Semih’in Türk basketboluna katkıları inkar edilemez; fakat kabul etmek gerekir ki, ne yazık ki yeni nesilde Tamer Oyguç, Hüseyin Beşok, Mehmet Okur, Kaya Peker, Ömer Aşık, Semih Erden seviyesinde uzun çıkarmakta oldukça zorlanıyoruz. Bu seviyeye en yakın performansı Sertaç Şanlı’dan izlemekle birlikte, pota altını koruyabilecek ve rakiplere korku salabilecek ikinci alternatif için Semih Erden’den başkasını bulamıyoruz. Bu anlamda bir önceki maddede de belirttiğim gibi altyapı seviyesinde üstlerine büyük beklentiler yüklenen Emircan Koşut, Egemen Güven ve hatta Duşan Cantekin, Ramazan Tekin gibi isimlerin şu an BSL’de dahi ilk beş fırsatı bulamaması bizleri oldukça üzmekte. Önümüzdeki dönemde bu problemi bir an önce aşmak adına Muhsin Yaşar, Furkan Haltalı gibi gençlerimizi seviye atlatmak yanında kariyerine ABD’de devam eden Ömer Faruk Yurtseven’i de bir an önce Milli Takım’a adapte etmek kaçınılmaz gözüküyor.

Devşirme ve yabancı sorunsalı: Devşirme oyuncu hakkı bir gerçek olduğuna ve ne yazık ki NBA yıldızlarımızın olmadığı zamanlarda devşirme oyuncumuzun performansı milli takım için belirleyici olduğu noktada bu hakkı ne şekilde kullanma gerektiği de oldukça önem kazanıyor. Evet, Ufuk Hoca’nın da dediği gibi her sene ligde iyi oynayan oyuncuyu devşiremeyiz; fakat her ne kadar son yıllarda daha çok pota altı oyuncusu eksiğimizin olduğunu düşünsem de, son yapılan Shane Larkin tercihinin milli takım için oldukça doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum.

Basketbol Süper Ligi’ndeki yabancı sayısı problemi de ayrı bir konu… Aslında bakarsanız Milli Takım’a seçilen oyuncuların takımlarında süre almadıkları yolundaki eleştirilere çok katılmıyorum. Bu isimler hem Türkiye Ligi hem de Avrupa Kupaları’nda en az 15-20 dakika süre alan ve rotasyonun önemli parçaları olan isimler; demek ki problem süre almakta değil. Problem sorumluluk alabilmekte. 3-4 yabancı üzerine kurulu bir takımda 30 dakika bile süre alsanız, size sorumluluk verilmedikten (ya da bu sorumluluğu alacak gayreti göstermedikten) sonra basketbolunuzu geliştiremezsiniz. Bizim sorunumuz da burada başlıyor işte. Böyle olunca da işlerin iyiye gitmediği dakikalarda eli titremeyecek ismi bulmakta oldukça zorlanıyoruz. Sonuç olarak en güvendiğimiz Melih, Metecan gibi isimlerin bile en kritik anlarda boş şutları kaçırdığı, oyun kurucularımızın basit top kayıplarıyla hücumları harcayıp, savunmada çabuk geçildiği bu tip maçlarda yenilgimiz kaçınılmaz oluyor. Bu anlamda Teksüt Bandırma’nın oynadığı misyonun ne kadar değerli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Oynayan ve sorumluluk alan genç sayısını daha artırmamız gerektiği çok net. Bunu sağlamak için yabancı sayısı sorunsalını nasıl yöneteceğimiz de önem kazanıyor.

Son olarak da coach performansı: Ufuk Sarıca her ne kadar en çok desteklediğim Türk coachlardan biri olsa da, ne yazıkki kendisinin Dünya Kupası’yla başlayan Milli Takım formsuzluğu devam etmekte. Milli Takım kısa süreli bir birliktelik olduğundan, onun kafasındaki oyuna adapte olma süremizin yeterli olmadığını düşünüyorum. Bununla birlikte, zaman zaman Pınar Karşıyaka’da da izlediğimiz, kafasındaki belli düşüncelerle birlikte bazı oyuncuları kenarda unutma alışkanlığını yenemediğini bir kez daha izledik. Evet, İsveç ve Hollanda maçları bireysel olarak dibe vuran performanslar izlediğim maçlardı; muhtemelen bu performanslarla hangi coach olursa olsun galibiyet gelmeyecekti; fakat ne yazıkki Ufuk Hoca da gerekli müdahaleleri yapmakta oldukça gecikti.

Kısa bir analiz yapayım derken, lafı çok uzattım. Uzun lafın kısası, aslında sıkıntının İsveç ve Hollanda yenilgilerinin özelinde olmaktan çok daha vahim bir boyutta olduğunu düşünmekteyim. Altyapılardan başlayarak, basketbolumuzda geliştirecek, ilerleyecek çok yolumuz olduğu açık. Alınan birkaç yenilgiyi, takım fanatikliğine kapılıp bir coach ya da birkaç oyuncuya yüklersek en büyük yanlışı yaparız. Bu davranış, yanlışları hasır altı etmekten öteye gitmez. Eleştiri iyidir; fakat bilerek, düşünerek olanı iyidir. 24 takımlı bir Eurobasket’i bile göremeyeceğimiz günler bize yaklaşıyor; bize düşen görev yanlışlarımızın farkına varıp çözümler bulmak. Henüz çok geç değil.

1 YORUM

  1. Güzel tespitler. Bir de atletizm konusundaki eksiğimiz giderek artıyor. Doğuş da bırakınca atletik oyuncu kalmayacak. Onuralp Bitim de beklentinin çok gerisinde kaldı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here